Yatılı okul…
Kimi insanlar için disiplin ve başarıyla ilişkilenen bir kavram; kimileri içinse çocukluğun en kırılgan yıllarının “erken bir yetişkinliğe” bırakıldığı bir alan.
Fakat bir çocuğun dünyasında yatılı okula gitmek çoğu zaman çok daha derin, çok daha karmaşık ve çoğu zaman yetişkinlikte ancak terapide görünür hâle gelen bir iz bırakır.
Evinde odasında uyuyan, gece üstü örtülen bir çocuk düşünün.
Bir sonraki gün kendini, kimsenin “iyi geceler” demediği devasa bir yatakhanede buluyor.
Bu yalnızca mekân değişikliği değildir; çocuk, bir dünyadan başka bir dünyaya geçer. Bir tür içsel kopuş yaşar.
Bağlanma kuramının kurucularından Bowlby, 13 yaş öncesi yatılı okula gönderilmenin çocuğun ruhsal gelişimi açısından uygun olmadığını açıkça belirtmiştir. Bunun nedeni, erken yaşta aileden kopmanın çocuğun güvenlik algısını ve duygusal bütünlüğünü derinden sarsmasıdır.
Yatılı Okulun İlk Günü: Bastırılan Bir Hikâye
Terapide sıkça karşılaşılan bir durum var:
Yatılı okul mezunları, aradan yıllar geçmesine rağmen, o ilk gün neler hissettiklerini hatırlamaz. Ya da hatırlamak istemez. Aslında o güne dair yeni bir hikâye, yeni bir senaryo yazmışlardır.
Bu tam da çocuk zihninin savunma biçimidir.
Yeni sisteme uyum sağlayabilmek için çocuk psikolojik bir bölünme yaşar.
Gerçek benliği korumak için kendini çevreleyen bir “koruyucu kapsül” geliştirir.
Duygularını saklar, görünmez kılar ve bir yanını sessizce kapatır.
Bu durum zamanla yetişkinlikte:
• Yakın ilişki kurmakta zorlanma,
• Güvenememe,
• Bir aidiyet duygusu geliştirememe,
• “Ev” kavramına yabancı hissetme,
• İlişkileri ya da işleri bir anda kesme,
• Yıllarca süren tetikte olma hâli
gibi şekillerde kendini gösterebilir.
Araştırmacı Schaverien’in klinik gözlemlerinde vurguladığı gibi:
Yatılı okul travmaları çoğu zaman bilinçdışında kalır.
Yani danışanlar terapiye “yatılı okul nedeniyle” gelmezler.
Ancak yıllar içinde ardı ardına bozulan ilişkiler, ebeveynlikte zorlanmalar, yakınlaşma güçlükleri, depresyon ya da eve dönünce hissedilen o açıklanamayan yabancılık… tümü bir araya geldiğinde yatılı okulun izi sessizce görünür olur.
Yatılı Okulun Yetişkinlikteki Yankıları
Yatılı okul mezunlarında sık rastlanan temalar:
• Özgüven kırılmaları
• Duygularını sahiplenememe
• Birine güvenmekte zorlanma
• Bağ kurma güçlükleri
• Aileye karşı mesafe
• “Nereye aitim?” hissi
• Ev kavramını duygusal olarak kaybetme
• Mahremiyet problemleri
• Sürekli tetikte olma
Bu belirtiler çoğu zaman bir travmanın sonucu olarak görülmez; kişi bunları “kişilik özelliği” ya da “hayat tarzı” sanabilir. Oysa içte bir yerde yıllar önce yarım kalmış bir hikâye vardır.
Yatılı Okulun Hikâyesi Ancak Güvenli Bir Yerde Konuşulabilir
Tüm bu yaşantılar, çoğu zaman ancak terapide yavaş yavaş gün yüzüne çıkar.
Çünkü yatılı okul deneyimi, çocuk zihninin hayatta kalmak için kapattığı bir defter gibidir. Açılması için güven gerekir, tanıklık gerekir, yargısız bir alan gerekir.
Terapide:
• Kapanmış duyguların dili bulunur,
• Çocukluğun unutulmuş ama hissedilen yaraları görünür olur,
• “Bağ kuramıyorum çünkü böyleyim” inancı kırılır,
• Kişi yeniden ev kavramını keşfeder,
• Gerçek benlik, kendini kaplayan o koruyucu kabuktan yavaşça çıkar.
Ve en önemlisi:
Yaş ne olursa olsun, yatılı okulun bıraktığı izler terapide iyileştirilebilir.
İster 20’lerinde, ister 40’larında, ister 60’larında olsun…
Danışan içindeki o küçük çocuğa temas etmeye başladığında; aidiyet, güven ve bağ duygusu yeniden şekillenir.
Terapinin gücü tam da burada saklıdır:
Yıllar önce sessizce yarım kalmış hikâyelerin tamamlanmasına izin verir.
Ve ben, bu yolculukta bir kişinin kendi gerçeğine yeniden yaklaşmasına eşlik edebilmekten büyük bir onur duyarım.